Tehlikenin Farkında mısınız?
By admin On 26 Apr, 2013 At 08:41 AM | Categorized As ÖZEL HABER, DOSYA, Manşet | With 0 Comments

Irak’ın işgaliyle Ortadoğu’da başlayan iç karışıklıklar, Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan Batı destekli devrimler, son olarak Suriye, Yemen ve Bahreyn üzerinden körüklenen “mezhep kutuplaşması” kaygı verici boyutlara ulaşmış durumda… Bu kutuplaşmanın bir savaşa dönüş(türül)me ihtimali bölgedeki dost ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.

Bu gelişmeleri kendi lehine çevirmeyi hesaplayan (baştan beri bunu planlayan) Batı ülkeleri özellikle “medya silahını” kullanarak ateşe körükle gitme yolunu tercih ediyor. 

İşte tam da bu noktada; sünni olsun şii/alevî olsun (mezhebi, meşrebi ne olursa olsun) “tek olan Allah’a” inanan müslümanların (halkların ve idarecilerin) son derece müteyakkız (uyanık/dikkatli) olması gerekiyor.

Medyaokuryazar.com olarak; bu kritik konuda kamuoyunu bilinçlendirmek amacıyla medyada yer alan bazı önemli haber ve makaleleri öne çıkarmak, istifadenize ve paylaşımlarınıza sunmak istiyoruz…

Bu dosyada öncelikle problemin teşhisi, sonra tahlili en sonunda ise tedavisine yönelik bilgiler bulacaksınız…

 

MEZHEP ÇATIŞMASI TUZAĞININ DÜNÜ ve BUGÜNÜ
M. Selim Coşkuner

Şii-Sünni ihtilafı ve çatışması, küresel güçlerin özellikle son 30 yıldır ülkemizde ve yakın coğrafyada üzerine yatırım yaptığı ve altına odun attığı bir konudur.

İslam aleminde şii nüfus takriben % 10-12 civarındadır. Nüfus olarak azınlıkta olan şii kesim küresel güçler tarafından bilinçli politikalarla güçlendirilmiş, devlet erki ve gücü ikram edilmiş, önü açılmıştır. Şiaya yapılan bütün bu destek ve tahkim politikaları, çatışma ve zıtlaşma görüntüsü altında yapılmıştır.

1979 İran devriminde Şah Rıza Pehlevi rejiminin gönderilerek yerine Humeyni rejiminin kurulması Şiaya devlet erki ve gücü kazandırmış; İran’da güçlenen Şia çevredeki azınlık şii toplulukları eğitmiş, örgütlemiş, techiz etmiş ve güçlendirmiştir. Lübnan Hizbullahı bunun en canlı örneğidir. Şianın İran’da devlet erkine ve gücüne erişmesi çevredeki şii topluluklar için çekim ve güven alanı oluşturmuştur.

Şiaya yapılan ikinci devlet erki ve gücü ikramı Irak’ta Saddam’ın gönderilmesi sonrasında gerçekleştirilmiştir. Amerika Irak’ta istediğini elde edemeden geri çekildi diyenler yanılıyorlar. İşgal sonrası fiilen Irak üçe bölünmüştür. Irak’ta aslan payını Şiiler almış ve şimdi de Maliki iktidarı vasıtası ile Irak’ta bir şii yapılanması ve tahkimatı kurulmaktadır. Ordu, iç ve dış güvenlik doğrudan Maliki’ye bağlıdır. Çok parçalı bir iç politik yapıya ve federalizme kavuşturulan Irak’ta Sünni politik aktörlerin siyasetten dışlanmasında küresel güçlerin parmağı vardır. Bu çok parçalı iç politik yapı ve sistem, fiili işgali bitiren küresel güce istediği aşamada oyuna müdahale etmekte güçlü bir aktör olma imkanını sağlamaktadır. Maliki iktidarının devam etmesinde İran ve ABD’nin müttefik olması oldukça manidardır. Sünni Cumhurbaşkanı yardımcısı Haşimi de kendisinin harcanmasını ABD’nin istediğini ifade etmektedir.

Şii topluluklar orta doğu coğrafyasındaki Sünni çoğunluklara sahip ülkelerin yumuşak karnını oluşturmaktadır. İşte biri eski, diğeri yeni iki şii devlet erki bu yumuşak karınlara saplanması amaçlanarak bugünler için güçlendirilmiş, önleri açılmış, hazırlanmıştır; ihtilafa konu olacak argümanlar birer birer piyasaya sürülmeye başlanmıştır. Suriye’deki gelişmeler, şii-sünni çatışması için fitne kazanının altına sürülen yeni odunlardandır. Şianın ğulat kısmından Nusayri azınlığın hakim olduğu Suriye ile İran, Irak ve Lübnan Hizbullahı şii bir çember ve ittifak oluşturmuştur. Suriye’de çatışmaların uzun sürdürülmesine,  tarafların iyice yıpranmasına ve düşmanlıkların keskinleşmesine zemin oluşturulacağı sezinlenmektedir.

Nihayetinde Suriye’de de yeni bir Iraklaşma ve Lübnanlaşma oluşturulmasının hedeflendiği gözükmektedir. Bölünen Suriyeden üç bölge veya üç devletçik türetileceği söylenebilir: Nusayri devleti, Kürt devleti, Sünni Devlet. Tabii ardında da bitmeyen ihtilaflar, çatışmalar ve kan davaları…

İran, Irak, Suriye, Lübnan Hizbullahı ile şii grup, Rusya ve Çin ile bir taraftaTürkiye, Suudi Arabistan, Katar ile Sünni grup ABD ve NATO ile diğer tarafta karşılıklı iki blok oluşmuş gözükmektedir. Ne acı saflaşma!…

Onca ortak noktalarına rağmen düşmanla ittifak ederek kardeşi ile hesaplaşma gabaveti…

Küresel güçlerin etnik ve mezhepsel farklılıkların  altına ateş atarak aynı Allah’a, aynı Peygambere, aynı kitaba, aynı dine inanan, bir birine komşu toplulukları birbirine kırdırması, bölmesi ve güçlerini elimine etmesi oyununa gelmekten ne zaman kurtulacağız? 

Müslümanı müslümana kırdıran şer güçlerin oyununa karşı ne zaman bir birimizle ittifak edeceğiz?… 


ORTADOĞU’DA HEP AYNI OYUN
Nilgün Cerrahoğlu – 14.04.2012

Birkaç yıl önceSyrianaisminde bir film oynamıştı. Hatırladınız mı?

Başrolde George Clooney’ye “Oscar” kazandıran film Washington merkezli güç oyunlarını ve bu oyunları hayata geçiren CIA ajanlarını anlatıyordu. “Syriana”, bunların yan yana getirilmesiyle kotarılan “Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme projesinin” adıydı. Başka ifadeyle, yıllardır konuşulagelen “Büyük Ortadoğu Projesi”nin (BOP) kod adı olmuş oluyordu.

Öykünün bir numaralı ilham kaynağı diye bilinen CIA’nın eski Ortadoğu bölge şefi Robert Baer’in İran hakkında yazdığı bir kitabı okuyorum şimdi. Bendeki Fransızca (“İran’ın Önlenemez Yükselişi / Iran: l’irresistible ascension”) çevirisi. Kitabın orijinal ismi “Yeni Süpergüç İran’la Başetmek / Dealing With The New Iranian Superpower”…

‘Sünni-Şii savaşı tetikleyelim!’

Aklı sadece “Syriana/BOP” parametreleri doğrultusunda çalışan Baer, İran hakkında yazdığı bu son kitapta, yeni Ortadoğu’yu kurabilmenin tek yolunun bölgede geniş çaplı bir “Şii-Sünni içsavaşı” tetiklemekten geçtiğini söylüyor…

Washington’da “Sünni-Şii iç savaşı” projesine bel bağlayan biricik uzman Baer değil hiç kuşkusuz…

Ancak Baer’in açık sözlülüğü, akıllara durgunluk verici…

“Niye biz (Amerikalılar!) ölelim ki?” diyor kısaca eski CIA görevlisi Baer, “Bırakalım (Sünni ve Şii) Müslümanlar kendi aralarında birbirlerini öldürsünler!”

Bitmedi!

‘Sykes-Picot’nun iflası’

“Yeni Ortadoğu’yu kurabilmek” için Robert Baer’in olmazsa olmaz saydığı en temel öneri, Ortadoğu’daki sınırları yeniden düzenlemek.

Bu konuda da özetle şunları ilave ediyor Baer;

“Bu sınırlar 1916 yılında, dönemin kolonyal güçleri Fransızlarla İngilizler tarafından, bölgeyi paylaşmak amacıyla gizlice çizilmişti. Nil-Dicle arasındaki sınırlar, gayet yapay ve keyfi biçimde yaratıldı ve herkes için sonuçta badire oldu. Bugün, Sykes-Picot sınırlarını korumak için hiçbir neden yok. Bu mimari Irak’ta zaten delindi. Sykes-Picot’yu Ortadoğu’da salt askeri güçle korumak bize bundan böyle sadece savaş getirir. Etnik temeller üzerinden Irak resmen parçalanmalı ve Kürdistan mutlaka kurulmalıdır. Yeni sınırların çiziminde karşılaşılacak en büyük sorun ne var ki, İsrail’in mi İran’ın mı bu yeni durumdan daha kârlı çıkacağıdır?”

“Yeni Süper Güç İran” kitabını kaleme aldığı 2008 tarihinde Baer, yönelttiği bu son soruya son kertede “Bir tercih yapmak zorunda değiliz!” yanıtını veriyor.

Irak savaşı sonrasının konjonktürü içinde ve Arap Baharı öncesinde masaya yatırdığı “yeni Ortadoğu”nun başlıca aktörlerini yazar, o dönemde yalnız İran ve İsrail olarak tasavvur ediyor.

Baer’in zihin haritasında Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönüşü yer almıyor…

Emperyalizmden ders çıkarmamak!

Geçen son dört yıl zarfında “yeni Osmanlı Türkiyesi’nin denkleme girmesi” bağlamında önemli bir değişiklik yaşanmış olsa da, bugün “BOP/Syriana” için devreye sokulan yöntemlerde hiç fark yok.

Sınırları yeniden çizme sevdası, eli kulağındaki bir Suriye savaşını kollarken, Sünni-Şii kamplaşması bölgede bugüne değin görülmedik ölçüde tırmandırılıyor…

Emperyalizm çünkü dün neyse o. Zerre kadar değişmiyor.

Bizim “BOP” dediğimiz “büyük oyun” bu topraklarda, Müslümanı Müslümana kırdırmak yöntemleriyle hep tezgâhlanagelmiş…

Ortadoğu’da emperyalizmin bu çok köklü geleneğini irdeleyen “Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?” isimli kitabında David Fromkin bunu “büyük davaların ideallerini maske edinmek” yöntemiyle özgün biçimde anlatır.

Emperyal güç İngiltere, ta 20. yüzyıl başında Osmanlı’ya karşı Arapları kışkırtmak adına “büyük dava” namına “bağımsızlık” idealini bayrak edinmişti.

Bugün ise “demokrasi” bayrağı kullanılıyor.

“Ahlaki büyük dava” görüntüsü bir kez böyle piyasaya sürüldü mü, emperyal güçle bölgesel aktörler saf “idealler uğruna”(!) işbirliği yapıyormuşçasına yan yana gelebiliyorlar.

Bugün sözüm ona Erdoğan’ın “Suriye demokrasisinin” baş sponsoru kesilmesi, dün olduğu gibi aynı “maske” yöntemlerinin uygulandığını gösteriyor.

Müslüman halkların birbirini boğazlaması, sınırların hallaç pamuğu gibi atılması, ülkelerin paylaşılması arkadan gelen hamleler.

İyi ama biz bu filmi görmemiş miydik?

Ben artık emperyalizmden çok; bu topraklarda, bu tarihten hiç ders çıkarmayan kendimize kızıyorum.

 

DİRİLİŞ İÇİN BİRLİK ŞART
Sezai Karakoç – 07.04.2012

Bitmeyen Gündem; tüm felaketlerin sebebi İslâm Ülkeleri’nin dağınıklığıdır. Yüzyıldır ve hatta daha fazla zamandan beridir ki bitmeyen tek gündemimiz vardır; O da İslâm Ülkeleri’nin ve İslâm Milleti’nin dağınıklığıdır. Bu başına gelen en büyük felakettir ve bundan sonra meydana gelen felaketlerde ancak bu felaketin uzantıları ve detayıdır.

Batı, İslâm dünyasına yönelik nihai işgali yapmak ve son darbeyi vurmak peşindedir.

Batı nihai işgali, son işgali yapmak peşindedir. Öyle bir işgal ki, bir daha İslâm’ın dirilişi vâki olmasın, İslâm haritadan silinsin. Hadise budur. Tehdit, hatta tehditten de öte, içinde yaşadığımız gerçek budur.

Durum Moğol istilasından da, Haçlı istilalarından da kötü…

Bu durum geçmişte içimizde olan kavgalar sebebi ile çektiğimiz sıkıntılara benzemez. Moğol istilasına, Haçlı istilasına da benzemez. Çünkü bunlar dışarıdan gelen istilalardı.

Birinci Dünya Savaşı ile başlayan istilalar çok daha korkunç olmuştur. Çünkü gelen idareler, işgaller artık ruhumuzu ele geçirmek ve onu darmadağın etmek, inancımızı, moralimizi ve kendimize güvenimizi yani özgüvenimizi yıkmak çarelerini aramışlardır. İngiltere’nin yaptığı tahribat budur. Eski İngiliz İmparatorluğu’nun yerini bugün Amerika almıştır.

Bunun için artık müslümanların geçmişteki gibi ayrılmalarının ve birbirleri ile kavgalarının mazeretleri yoktur. İslâm Âlemi’nin yeniden işgalinden tümüyle bütün Müslümanlar sorumludur.

İslâm Âlemi ya topyekûn birleşecek ya da topyekûn esarete düşecektir.

Kişiler ya da zümreler arası kavgalar bir yana bırakılmalıdır. Asıl mesele üzerinden, bütün İslâm Âlemi’nin derlenip toparlanması üzerinden düşünmek ve bunun çarelerini aramak gerekmektedir.

İranla barış, Kasr-ı Şirin Muahedesi

İranlılarla aramızda 1648 yılında, Kasr-ı Şirin Muahedesi denilen bir anlaşma yapıldı. O tarihten bugüne kadar, 364 yıllık bir barış devri açıldı. İranla bizim aramızda bir barış yaşanmıştır ve bu barış 300 küsur yıldır sürüyor. İngilizlerle Fransızlar veya Almanlar arasında böyle bir barış yoktur. Türkiye’yle İran arasında bir sınır çizilmiş, o gün bugündür bu sınır duruyor.

İran – Türkiye – Suriye çatışması büyük bir tuzaktır.

Silahtan daha güçlü olan hakiki çözüm kalemdir, fikirdir.

Şimdi Batı bize diyor ki, Suriye’de kötü bir yönetim var. Orada halk ile devlet arasında problem var, masum insanlar ölüyor. Bu işi siz halledin, siz çözün, insanların ölümünü seyir mi edeceksiniz? Şüphesiz Müslümanlar asla seyir etmez, ama bu meselenin çözümü silahla olmaz. O yönetimi uyaracak olan kılıç değil kalemdir. Çünkü kılıç ile girdiğiniz taktirde, halk ile karşı karşıya gelecek ve siz yine masumları öldürmek zorunda kalacaksınız. Aynı o devletin yaptığını siz yapmış olacaksınız. İşte bu size kurulmuş bir tuzaktır.

Çözümün sadece silah ve kılıç olduğu doğru değildir. Daima ondan daha güçlü olan bir çözüm vardır ve o çözüm fikirdir. Kılıç dahi fikrin emrindedir. Aksi halde zarar verir.

Bugün Türkiye çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır. Şimdiye kadar müslümanların başına gelen zulümlerde, hiçbir zaman Batı, Türkiye’ye “gel sen buna karış” dememişti. Tam tersine kendisi işgal ettikten sonra, gel bize destek gücü ver demişti. Afganistan’da, Bosna’da böyle oldu. Katliamlar olurken bizi sokmadılar, katliamlar oldu, bitti, kendileri girdiler ve destek için çağırdılar.

Bugün Libya’dan hiç haber yoktur. Adeta kayıp bir ülke haline gelmiştir.

Haber kaynakları da Batı’nın bir vasıtası, hatta savaş aracıdır.

Suriye’ye bizim öncümüz olarak girin diyorlar. Libya’da da beraber gidelim demişlerdi. Dikkat ederseniz Libya’dan hiçbir haber yok, sanki kaybolmuş bir ülke gibi. En ufak bir haber dahi yok. Oysa Libya işgal edildi. Bu işgalde hemen petrol bölgeleri ele geçirildi. Amaç gerçekleştikten sonra halk neyle karşı karşıya, ne oldu, ne bitti bir haber alamıyoruz. Çünkü haber kaynakları da Batı’nın bir vasıtası, hatta savaş aracıdır.

İslâm Âlemi’ni barıştırmak için kalem devrede değildir. Sadece siyasi müzakereler, bir de gücünüz varsa eğer, o güç devrededir. Hâlbuki İslâm Âlemi’nde şu anda boşlukta olan bir alan var. O alan fikir insanının, kalem sahibi insanın etkinliğidir. Var olan da ancak ülkelerin içlerinde sınırlı kalmaktadır. Hâlbuki fikrin ve kalemin İslâm Âlemi’ne şamil olması lazımdır. Ve onların sözünün hükümetler üzerinde de büyük etki yapması lazımdır.

Hakkın ve doğrunun emrinde olması gereken kalemler bugün hükümetlerin emrindedir.

Fakat ne yazık ki bugün tam tersine kalemler hükümetlerin emrindedir. Batının da, muhalefetin de emrinde olanlar vardır ama pozitif olanları kastediyorum; bunlar da hükümetin emrindedir. Hakk’ın, doğrunun emrinde olan, bağımsız olarak İslâm ülkelerinin tümünün menfaatinin, tümünün çıkarının ve geleceğinin emrinde olan kalem istiyorum ben. Bilgi istiyorum. Bu boşluk var. Bu boşluğu kim dolduruyor. Onu Batı medyası, Batı düşüncesi, Batı ajansları dolduruyor. Bu sebepledir ki, öncelik İslâm aydınlarının öne çıkması ve adeta bir örgütleniş içinde olup bir araya gelmeleridir. Ve zaman zaman, İslâm Âlemi’nin durumunu gözden geçirip verdikleri kararları da uygulamalılar. Hükümetler üstü, devletler üstü güçleri olması lazımdır. Bunun sağlanma yolu umumi bir hareketten geçer. Bugün her İslâm ülkesinde bu tarz hareketler vardır, ancak bu hareketler yerel kalmışlardır.

Batının gözü İslâmi grupların üzerinde

Şimdi İslâm ülkelerine giren batılılar gözlerini İslâmi gruplara dikmiş durumdadırlar. Onlar da şimdiye kadar baskı altında oldukları için bir nefes alma durumuna gelmişlerdir, bir tuzağa düşebilirler. Tüm bunları önleyecek olan, müslüman aydınların sözüdür. Mevcut olmayan da bu aydınların sözüdür.

Bir hareket, tüm İslâm Âlemi’ne yayılarak bu gücü ele geçirebilir. Aksi halde yerel kalır.

Suriye İran ve Türkiye bu oyuna gelmemelidir. Aksi halde hepsi mahvolacaklardır. Bu tuzağın arkası istiladır.

Bugün Türkiye ile İran’ı, Suriye’yi çarpıştırmak istiyorlar. Çok açık. Eğer bu oyuna gelirlerse, Suriye de, Türkiye de, İran da mahvolacaktır. Bunun arkası da tüm İslâm âleminin istilasıdır.

İslâm Âlemi’nin kurtuluşu beş ülkenin anlaşmasına bağlıdır.

Bugün İslâm Âlemi’nin kurtuluşu İran, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın anlaşmasına bağlıdır. Bunlar anlaştığı takdirde, geri kalan bütün İslâm ülkeleri bunların etrafında toplanır, kenetlenir. Bunların bir araya gelmemesi için Batı elinden gelen her şeyi yapacaktır. Hatta daha da ileri gidip bilhassa bunları birbiri ile çarpıştırarak yere sermek istemektedir. Bunun örneğini İran-Irak savaşında gördük. Afganistan’ın başına gelenler aynı şekildedir. Bugün de aynı şekilde, bilhassa Türkiye ile İran’ı çarpıştırmak istiyorlar ve ben bakıyorum ki, bunu önlemesi gereken kalemler, tam tersine, en basit bir bahanelerle tahrikçi bir şekilde ortaya atılıyorlar.

Türkiye İran ve Suriye arasında tek bir kurşunun atılmaması gerekiyor.

Tabi bu tek taraflı değil. İran’da da mutlaka böyle oluyor. Suriye’de de öyle oluyor. Türkiye’de de. Şunu bilelim ki, bu ülkelerin arasındaki meseleleri çözemeyecek tek şey var ise, o da silahtır. Bir tek kurşunun bile atılmaması gerekiyor. Eğer bu atılırsa arkası gelir ve bu ülkeler göz göre göre mahvolur gider. Arkası da Batı’nın korkunç istilasıdır. O zaman ne ezan, ne kitap kalır…

 

KUVEYT’TE BAŞLAYAN BİR PROJE
M. Selman Kaya – 16.02.2012

Ak Parti hükümetinin BOP serüveninin evrildiği, yani ABD’nin arap teşaronları Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın eli ile yeni bir projeyi devreye soktuğu günlerde, bu satırların yazarı başbakan ve bakanlarında bulunduğu bir yurt dışı gezisini gözlemleme imkanını buldu.

Kuveyt ile başlayıp Katar ziyareti ile devam eden bu gezinin işadamı ayağında bulundum. Bu gezi 2010 yılı ocak ayında yapıldı, henüz Tunus’ta hiç bir hareket yok..

Raşid el Gannuşi, Yusuf Karadavi’nin de bulunduğu bu Katar-Suud OPERASYONUnda Türkiye’de Sünni-Şii çatışması için görevli bazı malum yazarlar da davet edilmişlerdi. Şimdilerde görevlerini hakkıyla yerine getiren bu yazarların dışında Suriye, Irak, Lübnan’dan yine Şii-Sünni çatışması, bozgunculuk ve fitne için kalem oynatan tekfirci yazarlar vardı. Yine aynı vazifeyi almış ev sahibi Katar’lı Kuveytli, Suud’lu tekfirciler özellikle davet edilmişlerdi.

Konferans’ın konusu ile hiç alakası olmadığı halde, ”nerdeyse bütün konuşmacılar” bir vesile ile sözü İran’a getiriyor, ve Şiilik tehlikesine dikkat çekiyorlardı..

İşte alt yapısı daha önce oluşturulan bütün bu çalışmaların bir semeresi olarak Kuveyt’te başlayan projeye start verilmişti..

Ziyaretin başbakan ayağı ise tam bir ayartma operasyonuydu. Yani gezinin bütün ayakları ‘’bir şii tehlikesinin yaklaştığına’’ başbakanı ikna etmek üzere incelikle ayarlanmıştı. Çünkü sıfır politika ile Irak’ta şiilerle kardeşlik adımları atan Erdoğan’ın İran ile de giderek daha çok yakınlaşan ilişkileri dünya düzenini tehdit ediyordu.

Daha sonra Tunus’ta bir gencin kendisini yakması ile başlayan Arap Baharı (yalanı) henüz başlamamışken, Gannuşi’nin Kuveyt’te misafir edilmesi, Yusuf el Karadavi’nin, hadisenin İslamcılar ayağı için harekete geçirilmiş olması, Türkiye, Katar, Kuveyt, Irak, Lübnan, ve Suriye’li bazı aydın yazar ve alimlerin Şii-Sünni çatışması için kolları sıvaması, tüm bunlar bu toplantı ile başlamıştı..

ABD ve İsrail’in dizayn edip “sureti haktan” olsun amacı ile “Katar Kuveyt ve Suud eli ile uyguladığı Kuveyt’te start verilen projenin tabir caizse “yem” atma bölümü böyle başlamıştı..

Peki neden..?

Devamı için buraya tıklayınız.

 

CFR’NİN TÜRKİYE’YE YENİ ROL ÖNERİSİ
Prof. Dr. Özcan Yeniçeri – 15.02.2012

Ortada küresel odakların Kuzey Afrika ve Orta Doğu İslam dünyasını kontrol altına alabilmek amacıyla devreye soktuğu makro strateji söz konusudur. Bu stratejinin mezhep, etnik, bölgesel ve ekonomik farklılıklar üzerine bina edildiği açıktır.

Küresel odaklara göre Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi “Küreselleşmenin ozon deliğidir” . Küreselleşmeye entegre olmamış bölgedeki boşluğu küreselleşmeye eklemlemek için, küresel güçler iç unsurları aktifleştiriyor. Bunun için de bölge önce bileşenlerine ayrılıyor, sonra da her bileşen diğerine karşı özerkleştiriliyor. Özerkleşen her birime kendi içine kapatacak bir aykırı kimlik kazandırılıyor. Sonra da birbirine aykırı hale getirilmiş unsurlar diğerleriyle çatıştırılarak güçten düşürülüyor. Bu karşıtlıklar üzerinden bölge tasarımı gerçekleştiriliyor!

Özellikle Irak’ta “yaratıcı kaos” doktrini çerçevesinde sürdürülen mezhep çatışmalarında Amerikalılar başrol oynamaktadırlar. Mayıs-2007 yılında eski bir Iraklı subayın itirafları bu konuda yeteri kadar açıklayıcıdır. Bu subay şöyle diyordu: “Bir gün Şiilerin yoğun olduğu Azamiye’de bir Şii, ertesi gün Sadr kentinde bir Sünni’yi öldürüyorduk. Bu iş için Amerikalıların kurduğu bir “kirli işler ekibi” var. Söz konusu ekip özellikle kalabalık pazarlarda bombalı araç patlatma konusunda uzman. Amerikan güçlerinin kullandığı en yaygın bombalı araç planı, Iraklılara ait araçlarda arama yapılırken bomba düzeneği yerleştirme şeklinde oluyor”. (Yeni Şafak, 12 Mayıs 2007).

http://yenisafak.com.tr/Dunya/?t=12.05.2007&c=4&i=44953&k=h3 [ÖNEMLİ]

Karşılıklı olarak Sünni ve Şiilerin öldürülmesi, cami, türbe veya pazar yerlerinin kitlesel ölümlere yol açacak şekilde bombalanması belli bir doktrin çerçevesinde yürüyor. CIA’nın eski Orta Doğu bölge şefi Robert Baer’in bu konuda söyledikleri hayli ilginç: “Sünni-Şii savaşını tetikleyelim. Biz Amerikalılar niye ölelim ki! Bırakalım (Sünni-Şii) Müslümanlar birbirlerini öldürsünler”. (Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Nisan 2012.)

ABD’li düşünce kuruluşları Erdoğan ile Obama arasındaki ilişkilerin daha da ileri seviyeye taşınması için yeni rapor yayınlıyorlar. Amerika’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi (CFR), “Türkiye-ABD ilişkileri: Yeni Ortaklık” başlıklı bir rapor yayınladı. (http://www.cfr.org/turkey/us-turkey-relations-new-partnership/p28212)

Rapor, Türkiye ile ABD ilişkilerinin hangi zemin üzerinde yürüdüğünü açıkça ortaya koyar niteliktedir.

Raporu hazırlayanlar arasında eski Dışişleri Bakanı Madeleine K. Albright, eski ulusal güvenlik danışmalarından Stephen J. Hadley ile Dış İlişkiler Konseyi’nin Orta Doğu uzmanlarından Steven Cook var.

Başbakan Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun Seul, Tahran, Katar, Suudi Arabistan gezileri ile İstanbul’da toplanan Suriye’nin Dostları türünden girişimlerinin ne anlama geldiğini CFR’nin raporundaki analizler ortaya koyar niteliktedir.

 

OLAN MÜSLÜMANLARA OLACAK
Fransız asıllı gazeteci editör Gilbert Mercier’in 19.02.2012 tarihli yazısından ilgili bölümün çevirisi:

“Suriye’deki İç Savaş Mezhepler Arası bir Savaşa Dönüşebilir mi?

Batılı güçler, Orta Doğu ülkelerinin milli sınırlarına ve çıkarlarına göre hareket ettiklerine inanıyor, asıl ayrılığın Sünnilerle Şiiler arasında yaşandığı ise hep unutuluyor. Batı, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri, Sünniler ve Şiiler arasında fitne çıkarmak için oynadığı oyunlarla, “böl ve fethet” olarak özetlenebilecek ilkel bir jeopolitik strateji benimseyerek, mezhepler arası bu gerilimi yıllardır körükledi, ve körüklemeye de devam ediyor. Bugün ise bunun bedelini Şiisiyle Sünnisiyle tüm Suriye ödüyor.

Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, bugün Sünnilerden ve onların Suudi destekçilerinden taraf. Bu tavrın İran’a ve İran’ın müttefiklerine, özelikle Hizbullah’a karşı bir “imar planı” olduğunu belirtmeye gerek bile yok. Fakat sivil zayiat açısından, olan Şiilere olacak. Bu yıkıcı jeopolitik stratejinin arkasındaki hedef Müslümanlar arasında bir savaş başlatmak olmayabilir. Fakat, Suriye’deki iç savaş yayıldığı müddetçe sonuç bu olacak gibi görülüyor. Oysa bundan ne Sünniler, ne Şiiler ne de İslam kazançlı çıkabilir…”

 

MEDYA ELİYLE KANDIRILIYORUZ,
BİR BİRİMİZE KIRDIRILIYORUZ!

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç – 04.12.2016/Yenişafak

Dostlar, benim durumum çok kötü. Hani derler ya “Allah kimseyi benim durumuma düşürmesin!” kabîlinden. Vazifem gereği sekiz yılı aşkın bir süredir İstanbul ve Tahran arasında gidip gelen birisiyim. Ayın yarısı orada yarısı burada gibi. İstanbul’daki evimde izlediğim televizyon kanallarında Suriye rejiminin bombaladığı okulda parçalanan çocukların görüntülerini görüyor ardından yorumcuların o sünni çocukları vahşice katledenler üzerine yaptıkları yorumları izliyorum. Bir Sünni Türk olarak lanet olsun bu vahşete diyorum.

Sonra Tahran’a gidiyorum. Bu sefer orada akşam haberlerini izliyorum. El-Kaide veyahut İşid benzeri Sünnilerin (?) yakaladıkları Şiileri nasıl işkence ile öldürdüklerini izliyorum (sansürsüz). Canlı canlı kalbini sökmelerden tutunuz ateşte kızarta kızarta yakarak öldürmelere kadar. Kurbanların yalvarmaları, çığlıkları tüylerimi diken diken ediyor. Bir İran’lı ve de bir şii olarak bunları izlesem ne yapardım diye empati kurmaya çalışıyorum. Çıldırıyorum ve aynı laneti burada da haykırıyorum. Buna kalp mi dayanır, asab mı dayanır? Bu karşılıklı ekran okumalarımdan vereceğim örneklerin sayısını yüzlere çıkarabilirim.

Ama dostlar durun bir dakika, ortada bir gariplik var. KANDIRILIYORUZ!

Ne buradaki medya o haberi ve ne oradaki medya buradaki haberi göstermiyor. Herkes kendi mezhebine karşı yapılanları gösteriyor ama kendinden olanların yaptıklarını sansürlüyor. Halklar tek taraf gösterilerek kandırılıyorlar. Bir de kasabalı cahil din adamlarının aslına bakarsanız din kardeşi olan “ötekiler” aleyhinde abartmalı rivayetler ve hikayeler anlatarak takipçilerini nasıl Allah’ın ayetini ters çevirerek, yani tabir caizse “Kafirlere karşı merhametli birbirlerine karşı şiddetli (?)” hale getirdiklerini görüyorsunuz. Ayetin manasını tersine çevirenler anlaşılıyor ki bu sefer Hz. Peygamber’in; “Suriye konusu, sizin toplu gruplara ayrılmanıza müncer olacak: Şam’da bir grup, Yemen’de bir grup, Irak’ta bir grup!” (Ebu Davud, 2483) sözündeki rolü de üstlenmiş olduklarının farkında değiller.

Dahası, siyasi erke yaranmak isteyen yalaka gazetecilerin ne sahadan ve ne de bölgede konuşulan dillerden haberleri olmadan, kahve içerken yazdıkları âfâki haberlerle, ateşi daha da körüklediklerine şahid oluyorsunuz. Tasavvuf tabiriyle hakka’l-yakînleri olmadığı gibi ayne’l-yakînleri ve hatta ilme’l-yakînleri dahi olmayan bu, bilgiden ve derinlikten uzak kalemşörlerden her iki tarafın yöneticilerinin de etkilendikleri verdikleri kararlardaki sürekli değişikliklerden anlayabiliyorsunuz. Bizde bunlar olurken bir takım ülkelerde de birilerinin her iki tarafın kanallarına bakıp keyifli keyifli purolarını içtiklerini görür gibiyim.

 

ÇÖZÜM: “SAĞDUYULU İTTİFAK”
AKRA FM – 29.03.2012

Tedirginlik sebebi güncel gelişmelere sağduyulu bir ittifak zemini oluşturması bakımından 1931’deki İslam Birliği Genel Kongresi’nin kararları dikkate şayandır.

Körüklenmekte olan mezhep gerginliğini engellemenin yollarından biri de İslam Birliği Genel Kongresi’nde alınan kararların günümüze uyarlanmasından geçmektedir.

Kuzey Afrika’da başlayıp Ortadoğu’da devam eden gelişmeler ekseninde oluşturulmaya çalışılan Sünni-Şii gerginliğinin bir kutuplaşmaya dönüşme ihtimali bölgedeki dost ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.

Haksız işgallerle Ortadoğu’da başlayan iç karışıklıklar, Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan devrimler, son olarak Suriye, Yemen ve Bahreyn üzerinden körüklenen mezhep ayrımcılığı zemini, Müslümanların uyanık olmasını gerektiriyor.

Yakın tarihimizde benzer dış saldırılarla ve oyunlarla karşılaşan Müslümanlar, İslam kardeşliğini tesis etme yolunda önemli toplantılar gerçekleştirip mezhep ayrımı gözetmeksizin ciddi kararlar aldılar.

Aralarında Türkiye, Suriye, İran, Irak, Filistin, Yemen, Tunus, Trablusgarp (Libya), Mısır, Yugoslavya, Endonezya, Doğu Türkistan başta olmak üzere 22 ülkeden/bölgeden 153 delegenin katıldığı kongre, mezhep ayrımı (Sünni, Şii, Alevi, Safii, Hanefi vb.) gözetilmeksizin İslam kardeşliğini geliştirmek ve Müslümanların menfaatlerini birlikte savunmak için İslam ülkelerinin temsilcilerinin kendi iradeleriyle bir araya gelmeleri bakımından çok büyük önem arz etmektedir.

Zamanın Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’nin girişimleriyle Kudüs’te gerçekleştirilen İslam Birliği Genel Kongresi’nde alınan kararlardan, günümüz siyasi arenasında örnek alınmasını istediğimiz en dikkat çekeci ve en önemli gördüğümüz maddelerden bazıları şöyle:

Devamı için tıklayın: www.akradyo.net/4522445392,60860,6,SAGDUYULU-ITTIFAK-CAGRISI.aspx

 

***

Editörün notu: Gördüğünüz üzere tüm anlaşmazlıkların ve kutuplaşmaların zeminine, mezhep kavgası “mayını” yerleştirilmiş durumda… Hal böyleyken -yönü ne olursa olsun- (sağ, sol, liberal vs.) doğrudan ya da dolaylı olarak bu ateşi körükleyecek haberler servis eden (daha açık ifade etmek gerekirse: şu günlerde Şiilerle ya da Sünnilerle ilgili olumsuz haberler üreten/yayan/yayımlayan) medya grupları/stk’lar/yazarlar vd. en hafif ifadeyle “taşeronluk” yapmaktadırlar; yaptıkları iş İslam dünyasına ve Türkiye’ye ihanetten başka bir şey değildir! 

Bu sayfadaki içerik zamanla güncellenecektir. Konuyla ilgili faydalı bulduğunuz yazılı veya görsel materyalleri iletişim sayfasından veya aşağıdaki formu kullanarak bize ulaştırabilirsiniz.

Medyaokuryazar.com – 26.04.2012

Leave a comment

XHTML: You can use these tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>


*